İLK TÜRK CUMHURİYETLERİ
1. BATI TRAKYA CUMHURİYETİ 1913
2. AZERBAYCAN TÜRK CUMHURİYETİ 1918
3. TÜRKİYE CUMHURİYETİ 1923
BAĞIMSIZ BATI TRAKYA CUMHURİYETİ
BALKAN Savaşları’nda Osmanlı’nın bozguna uğraması, ülke içindeki dengeleri de değiştirdi. İttihatçılar darbe yaparak iktidarı aldı. Ve kısa zamanda darmadağın olan orduyu savaşacak hale getirdi.
Osmanlı Ordusu 30 Haziran 1913’te Batı Trakya’ya doğru harekete geçti. Keşan, İpsala, Uzunköprü ve Edirne bir hafta içinde geri alındı. Ama ne yazık ki ordu hemen durduruldu. Cephede değil masada durduruldu.
Düvel-i muazzama elçileri Sadrazam Said Halim Paşa’ya koşmuşlar; Osmanlı’nın Londra Antlaşması’nın tek taraflı bozduğunu ve hemen "işgal" ettiği topraklardan çıkmasını söyleyerek, sözlü nota vermişlerdi.
Müzakereler sürerken Enver Paşa, 16 subay ve 100 Mehmetçik’ten oluşan müfrezeyi Bulgar zulmü altındaki Batı Trakya içlerine gönderdi. Kuşçubaşı Eşref komutasındaki müfreze, Edirne’den yola çıkıp Ortaköy’e geldiğinde, 1200 kişilik Bulgar çetesi tarafından vahşice katledilen 400 Türk köylüsünün cesediyle karşılaştı.
Bir gün sonra katliamcı Bulgar çetesi bulundu; darmadağın edildi; 5’i subay 95 kişi esir alındı. 1200 silaha el konuldu. Türk müfrezesi önüne ne gelirse ezip geçti; şiddetli çatışmalardan sonra Mestanlı ve Kırcaali ele geçirildi. Yedi düvelin baskısından bunalan İstanbul Hükümeti, Bulgar cephesindeki Enver Paşa’ya birliklerin çekilmesi emrini verdi.
Enver Paşa emri dinlemedi. Kuşçubaşı Eşref’in yanına Süleyman Askeri Bey komutasında bir birlik daha gönderdi. Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri güçlerini birleştirip Gümülcine ile İskeçe’yi aldılar. Meriç boyunu Bulgarlardan tamamen temizlediler.
İki Türk birliği destan yazıyordu. Düvel-i muazzama ise yıkıyordu ortalığı. Sonunda Enver Paşa da, Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri’ye "durun" demek zorunda bırakıldı.
Durmak yeterli değildi; Avrupalılar Türklerin "işgal" ettiği yerleri hemen boşaltılmasını istiyordu. İşte burada devreye Türk’ün zekásı girdi. Batı Trakya’yı ele geçiren Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri Bey dünyaya bir açıklama yaptılar: "Bizim Osmanlı ile hiçbir ilgimiz yoktur!"
Ve ardından "Garbi Trakya Müstakil Hükümeti"nin kurulduğunu duyurdular.
İLK TÜRK CUMHURİYETİ
12 Eylül 1913 tarihinde kurulan bağımsız Türk devletinin yönetim şekli neydi biliyor musunuz; Cumhuriyet!
Devlet Başkanı Süleyman Askeri Bey’di. Genelkurmay Başkanı ise Kuşçubaşı Eşref. Yeni Türk devletinin başşehri Gümülcine’ydi. Bayrağı; ay yıldızlı, yeşil-beyaz-siyah renklerden oluşuyordu. Sözlerini bizzat Süleyman Askeri’nin yazdığı milli marşları bile vardı.
Posta teşkilatı kurup pul bastırdılar. Pasaport sistemi oluşturdular. Öyle herkes elini koluna sallaya sallaya gelemeyecekti yani!
Dünyayla haberleşmek için Batı Trakya Haber Ajansı’nı kurdular. "Özgür" adı verilen resmi gazete ile "Independant" adlı Türkçe-Fransızca gazete çıkarmaya başladılar.
Kısa zamanda 30 bin kişilik ordu oluşturdular. Amaç asker sayısını kısa zamanda 60 bine çıkarmaktı. Öte yandan:
Başta Rusya olmak üzere düvel-i muazzama, eğer bağımsız Türk devleti kendini lağvetmezse Osmanlı’nın doğusunda bağımsız Ermenistan kurdurulacağı tehdidini savurmaya başladı. (Ne rastlantı (!) değil mi, bugün de ellerinde yine Ermeni tasarısı var.)
Sonuçta, Osmanlı Hükümeti zorla masaya oturtuldu ve İstanbul Antlaşması, "Garbi Trakya Müstakil Hükümeti"nin sonu oldu.
Yeni cumhuriyetin ömrü ancak 55 gün sürebildi. Osmanlı yine diplomasi masasında kaybetmişti. Ayrılık günü, Batı Trakya’da kalanlar da gidenler de gözyaşlarına boğuldu. Son kez hükümet konağı önünde toplu bir fotoğraf çektirildi.
Bugün bazılarımız ne diyor; "Aman masaya oturalım!"
İbret alınsaydı tarih hiç tekerrür eder miydi?..
Mehmetçik 150 yıldır gerilla savaşı yapıyor
BUGÜN teröristlere karşı mücadele veren Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı özel harpçileri biliyorsunuzdur.
Peki, Avcı Taburları adını duydunuz mu? Çoğumuz bilmez.
Türk Ordusu’nun 25 yıldır gayri nizami harp yaptığı yazılıyor/söyleniyor. Oysa Mehmetçik bu savaşı 150 yıldır yapıyor.
Bu savaşı başlatan Avcı Taburları’dır.
Ondan doğan örgütün adı Teşkilat-ı Mahsusa’dır. Bu teşkilatın mirasını devralan ise özel harpçilerdir.
Osmanlı’nın ilk özel harp teşkilatı olarak Avcı Taburları’nı gösterebiliriz. Çetelere karşı düzenli orduyla karşılık veremeyeceğini anlayan Osmanlı bu nedenle, tıpkı çeteler gibi dağlarda yaşayan Avcı Taburları’nı organize etti.
Avcı Taburları, Rumeli’deki 3’üncü Ordu Komutanlığı’na bağlı kurulmuştu. Bunlar sorumlu oldukları bölgede devamlı hareket halindeydiler. Çeteler hangi yöntemleri kullanıyorsa onlar da aynısını yapıyorlardı. Bu gerilla taburunda genellikle Harp Okulu’ndan mezun olmuş mektepli subaylar görev yapıyordu. Bunun ayrıca özel bir nedeni vardı:
II. Abdülhamid, İstanbul’daki Hassa Ordusu’nda (1. Ordu) sadece, Padişah’a bağlı kapıkulu zihniyetindeki eğitimsiz alaylı askerleri tutuyordu.
Avcı Taburları komutanları arasında kimler yoktu ki: Enver, Cemal, Yakup Cemil, Eyüp Sabri, Resneli Niyazi, Cafer Tayyar, Yenibahçeli Şükrü, Mülazım Atıf, Süleyman Askeri, Kuşçubaşı Eşref, Filibeli Halim, Kazım Özalp, Kazım Karabekir ve daha niceleri...
Bu subayların çetelerle mücadelesi pek kolay olmadı. Harp Okulu’nda cephe savaşlarını öğrenmişlerdi; silahları kara tahtaya çizerek! Çünkü okulda silahların bulunması, ateş edilmesi Sultan’ın emriyle yasaktı! Bu şartlar altında mezun olan subaylar kendilerini Balkanlar’ın o zor coğrafi şartlarında ateş çemberi içinde buldular. Yine de hiç yılmadılar.
Giritli Kaptan Skalidis, Bulgar Petso, Rum Pirlepe, Arnavut Istaryalı Kamil, "Vardar Güneşi" adı verilen Apostol gibi onlarca çeteyi yok eden bu Avcı Taburları’ydı.
Avcı Taburları kısa zamanda gerilla savaşını öğrenmişti. Ama...
Ama yine karşılarında yedi düvel vardı.
Örneğin: Çetelerin silah depoları kiliseler ve papaz-rahip evleriydi. Osmanlı zabitleri aramak için buralara girdiklerinde çete taraftarları feryat ediyordu: "Kilisemizi yakıyorlar!" Sanki Osmanlı 600 yıl kiliseyle barışık olmamış gibi.
Yazdığımız gibi Avcı Taburları’nın kuruluş nedeni Yunan, Bulgar, Sırp vb. çetelere karşı mücadele vermekti. Bu çeteler başta Osmanlı zabitleri olmak üzere karakollara, köylere, yolcu gemilerine, demiryollarına, köprülere saldırılar düzenliyorlardı.
Akla gelecek her yöntemle suikast yapıyorlardı. Olayın trajikomik yanı, bu saldırılardan Avrupalılar zarar görürse onların maddi zararlarını da Osmanlı karşılıyordu. Çeteler bunu bildikleri için yabancı görevlileri kaçırıp fidye istiyorlardı.
Örneğin, Fransız maden müdürü Chevalier için 15 bin; İngiliz rahibe Mrs. Stene için 16 bin altınlık fidye parasını da Osmanlı ödemişti!
Bu arada Avcı Taburları’ndaki subaylar 250 kuruşluk maaşlarını bile alamıyorlardı! Neyse...
Avcı Taburları’nın çetelere karşı mücadelesinde de karşılarındaki güç Batı’ydı.
Örneğin, eli kanlı çete üyesini yakalayıp cezaevlerine koyuyorlardı. Ancak belli bir süre sonra Avrupa’nın baskısıyla bunlara af çıkıyordu. Salıverilen soluğu tekrar dağda alıyordu!
Yani: Başta Ruslar olmak üzere Avrupalılar, Türk askerinin moralini bozmak için ellerinden geleni yapıyordu.
Manastır’daki Rus Konsolosu Rostkovkiy kendisine selam durmadığı için bir Türk askerini kırbaçlayacak; Mehmetçik bu saldırıya dayanamayıp konsolosu öldürecekti.
Aslında Mehmetçik nefsi müdafaa yapmıştı ama Divanı Harp’te hemen idam edilivermişti; hem de olaya hiç karışmamış nöbetçi arkadaşıyla birlikte.
Osmanlı’da milliyetçilik/ulusalcılık nasıl doğdu sanıyorsunuz? Sonuç olarak, Osmanlı Avcı Taburları Rumeli Dağları’nda gerilla savaşını öğrendiler. Öyle iyi öğrendiler ki, mirası devralan Teşkilat-ı Mahsusa, I. Dünya Savaşı’nda düşmanları yıldıracak eylemler yaptı.
İşte kökü Avı Taburları’na ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya dayanan özel harpçiler bugün kararlılıkla teröre karşı mücadele vermektedir.
Yani, söylendiği/yazıldığı gibi Türk Silahlı Kuvvetleri gerilla savaşını yeni öğrenmemiştir.